Kitap:Rıza Nur/ Hayatım ve hatıratım


Yakın arkadaşı Ziya Gökalp'le birlikte Meclis'in Türkçü, daha doğrusu 'ırkçı' kanadını temsil eden Rıza Nur (1879-1942), Cumhuriyet'in İlanı'na kadarki dönemde Maarif ve Sıhhiye bakanlıklarında bulundu. 1920'de destek sağlamak için Sovyet Rusya'ya gönderildi, Çiçerin ve Stalin'le görüştü. Saltanat'ın kaldırılmasında aktif rol oynadı. Lozan Barış Görüşmelerinde İkinci Murahhas (Delege) olarak görev yaptı. İzmir Suikasti Davası'ndan hemen sonra Paris'e kaçtı ve Türkiye'ye ancak Mustafa Kemal'in ölümünden sonra dönebildi. Paris'teki Biblioteque Nationale ve Londra'daki British Museum'a, 1960 yılından önce yayımlanmamak kaydıyla teslim ettiği dört ciltlik tartışmalı eserini 1929-1935 arasında kaleme aldı.
Mustafa Kemal ve dönemi hakkında yazanların ezici çoğunluğu, ölçülü, temkinli hatta korkak diye nitelenebilecek bir yaklaşım içinde iken, Rıza Nur, son derece pervasız, saldırgan, hatta hakaret dolu üslubuyla diğerlerinden ayrılır. Ancak Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ekibine yönelttiği eleştirilerin benzerlerini kendisi (hatta eşi ve diğer yakınları) için de kullandığı düşünülürse, bunun psikolojik bir rahatsızlıktan kaynaklandığı anlaşılır. Küfürler dışarıda bırakılırsa, Rıza Nur'un canlı, renkli, ve 'sansürsüz' anlatımları, dönemin resmi tarih tarafından yer verilmeyen yanlarını kavramak açısından önemli bir kaynaktır.


 Doktor Rıza Nur'un kitabından alınmıştır ve bizzat benim tarafımdan internet ortamına aktarılmıştır.

Hemen hemen başka hiçbir yerde bulamayacağınız bu tarihi gerçekleri okumanız, düşünmeniz ve paylaşmanız dileğiyle...

***
Önce açıklayalım, Rıza Nur kimdir?

TBMM 1. Dönem ve 2. Dönem'de Sinop milletvekilliği yapmış...

TBMM tarafından seçilen I. İcra Vekilleri Heyeti içinde genç Türkiye'nin ilk
Eğitim Bakanı olmuş...

Daha sonra Sağlık Bakanlığı görevinde bulunmuş.

Lozan Antlaşması müzakerelerine katılmış...

Moskova anlaşmasına gönderilen heyetin içinde yer almış...

Siyaset adamı, yazar, Türkolog-tarihçi ve hekimdir.
***

Rıza Nur anlatıyor, bakın Türkiye'yi kim kurtarmış:
*
Her yerde vatan müdafaası için harıl harıl çeteler teşekkül ediyor. Mesela İzmir'de Demirci Efe, Sarı Efe, Çerkes Ethem... Bursa'da Gökbayrak, Giresun'da Topal Osman, Adapazarı ve Sakarya boylarında Yahya Kaptan çetesi, İbo...

Görülüyor ki, Milli Mücadele hareketi her tarafta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır. Bir kişinin değil, binlerce kişinin. Mustafa Kemal'in, İsmet'in bunda zerre kadar hissesi yoktur. Bu esnada Mustafa Kemal hâlâ meydanda değil. O Anadolu'ya kovuluncaya kadar başka işlerle meşgul olmuştur. Mustafa Kemal Anadolu'ya Milli Mücadele için gelmemiştir. Kovulmuştur. Bunu da kendisi Nutkunda söylüyor.

(Sayfa 7)

***
Derken Mustafa Kemal başkumandanlığı kabul etmem dedi. 'Yahu etme, kabul et.' dedik.

Dedi ki: 'Ben zaten buradan da idare ediyorum. Geri durduğum yok ki
.'

Ben de: 'Yok, resmen ve mesul olarak ordunun başında olmalısın, o zaman daha gayretle çalışırsın' dedim.

Mustafa Kemal tamamiyle ümitsiz. Başkumadanlığı asla istemiyor. Çünkü ona göre mağlubiyet muhakkak. Başkumandan olursa kendi mağlup olacak.

Şimdiye kadar İsmet ile Fevzi'yi iki kukla gibi perde arkasından idare etmeye alışmış. Mesuliyetli iş olursa onlara veriyor, şeref olursa kendine alıyor.

Resmen ve bilfiil kumandanlığı asla kabul etmiyor. Bütün meclis buna kızıyor. Meclis pek asabîleşti. O da kabul etmem diyor, başka birşey demiyor. Kızmışım, bir aralık:

'Ne güne duruyorsun? Hangi işe yarayacaksın' diye bağırdım. Kızılca kıyamet koptu. Mustafa Kemal taa kürsüden küfürler ve tehdit yağdırdı.

Ve dedi ki: 'Mağlubiyet muhakkak, sen beni rezil olsun, şerefi gitsin diye başkumandan yapmak istiyorsun'. Bu söz bana müthiş ağır geldi, çıldıracaktım. Yahu bu ne adam? Koca bir millet gidiyor, kendi şerefi düşünüyor.

Hiç olmazsa insan hâyâ eder de bunu söylemez. Ne âdi, ne belâ bir adama çatmışız. Şeref! Sanki Suriye'de mağlup olan kendi değil. Baktım, kudurmuş köpek gibi olmuş. Herkes de birşey söylüyor. Her söyleyen ile dayaşıyor.

Üç gündür uğraşıyoruz, kabul ettiremiyoruz. Nihayet geldi, resmen celsede şu teklifi yaptı:

'Eğer mecis bütün teşrii ve icrâi selâhiyetlerini bana verirse kabul ederim'. Ben bunu duyunca yumruğumu küt küt diye kafama vurmuştum. 'Bu adam ne istiyor? Bu nasıl iş? Bu verilebilir mi?' diye bağırmışım. Arkadaşlar söylediler.

Bu müthiş bir şey. Başkumandanlık için böyle birşeye lüzüm yok ki. Selâhiyetlere zaten mâliktir ve onlar kâfidir. Demek bu adamın amacı kötüdür. İçinde kimbilir ne domuzluklar vardır.

Büyük bir müstebit olmak, milleti inim inim inletmek istiyor. Kendi kendinde kanunlar yapacak. Şunu bunu asıp kesecek. Kendine köle gibi itaat etmeyenleri imha edecek. Yapar mı yapar.

Artık meclis'te kavga kıyamet kopuyor. Bu yetkileri vermek istemiyorlar. Müthiş çorba olduk. Nihayet düşündüm: 'Vahim bir iş ama, şu adama ne istiyorsa verelim de Yunan'ı def edelim.' Teklifi yaptım. Nihayet Meclis kabul etti.
Age syf 808-850.

***
Sakarya savaşında ordumuz tökezleyince başkumandan Kemal kaçmayı düşünmüş.

O zamanlar Ankara'da olan Rıza Nur anlatıyor:
*
Bu Çal Dağının düşmesi bütün ümitlerizi bitirdi. Yeniden Türk Milletinin istikbali, hürriyeti, hayatı tehlikeye düştü, gidiyor. Artık hep ölü haldeyiz. Kimsede can kalmadı. Ağzımızı bıçak açmıyor.

Bunun üzerine Mustafa Kemal orduya geri çekilme emri vermiş. Bu haber de geldi. Mustafa Kemal'in özel hizmetlerinde kullandığı arnavut yaveri Salih de cepheden geldi. Mustafa Kemal'in eşyalarını topladı. Kaçıyorlar. Mustafa Kemal ata binmiş, sarhoşmuş. Düşmüş, kaburga kemiği de kırılmış.

Meğerse Yunanlar sol cenahımızı on gündür söktüremedikleri için ümitsizliğe düşüp geri çekilmeye karar vermişler. Ağırlıklarını Sakarya'nın batı cephesine alıyorlarmış. Fevzi (Çakmak) bunu sezmiş ve Mustafa Kemal'e demiş:

'Aman geri çekilme! Düman da geri çekiliyor. Emri geri al.' Ne ise Mustafa Kemal ricatı durdurdu. İşte Fevzi bu vaziyeti kurtardı. Yoksa bütün emekler, zabitlerin çabaları, dökülen kanlar boşa gidiyordu.
***
Sakarya harbi bitince iki mühim şey olmuştu. Mustafa Kemal hareket etmeden evvel, Meclis'ten kendisine gazi ünvanı ve müşirlik verilmesini istedi. Herkes: 'Canım bu adam ne oluyor? Ne istiyor? Bunları ne yapacak?' diyordu. Ve yine: 'Galiba padişah olmak peşindedir. Şimdiden onun gibi tuğrasına El-Gazî yazmak için bu ünvanı istiyor.' diyorlardı.

Şu adam müthiş bir mahluktur. Ve nutkunda: 'Meclis bana Gazi ünvanını verdi' diyor.Halbuki böyle birşey kimsenin aklına gelmemişti. Kendi istedi. Meclis ise 'Olmaz' dedi. Kıyamet koptu. Nihayet tehdit altında ve kendi adamlarını kullanarak Gazi ünvanını aldı. Birkaç gün geçinde de: 'Meclis bana dört milyon lira nakit mükafaat versin' dedi. Herkes Meclis'te bir daha kızdı ve köpürdü. Bütün meclis olmaz'ı bastırdı. Mustafa Kemal bir milyona indi. Yine olmaz dediler. Hâsılı meclis: 'Para veremeyiz' dedi ve vermedi. Mustafa Kemal bir müddet uğraştı, baktı olmuyor, vazgeçti. Eğer böyle birşey lazımsa Meclis kendi verir. Ama yok, bu kendi ister, adeti budur. Sıkılmaz.

Nutukda bu para meselesinden hiç bahsetmiyor.
Age syf 849
***
Rıza Nur anlatmaya devam ediyor... M.Kemal'in ahlak seviyesi...
*
Mustafa Kemal İstasyon binasına göçtü. Artık hanesi orası.
Ankara'da (S....) adında biri var. Romanyalı bir müslüman zabitmiş. Yanında güzelce bir karı da var. Zevcem diyor. Kadın Macar imiş. Akşamdan sabaha kadar vur patlasın çal oynasın gidiyor. Hatta haremi ile Mustafa Kemal'in yanına yerleşmiş beraber içiyorlar, oynuyorlar, bağırıyorlar.

Bari kör olasılar, pencereleri kapatın! Hayır pencereler fora. Halk geceleri evin etrafına toplanıp rezaleti seyrediyor. İşret ve şehvetin türlü çığlık ve nefeslerini dinliyorlar. Halkda, mebuslarda bir dedikodular koptu. Halk bizi dinsizler, ahlaksızlar diye kesecek.

Bazıları bana şu adama söyle de yapmasınlar dedi. Düşündüm, İsmet'in bu adama söz anlatması mümkündür. Ona söyliyeyim de nasihat etsin. Millî davaya zarar verebilecek birşey olduğunu, bu esnada bunlardan sakınılmak lüzumunu söylesin. Hiç olmazsa bu işler gizli kapalı yapılsın.

İsmet'i buldum. Dert yanıp, kemâl-ı safiyetle anlattım. Birden hiç ummadığım bir cevap aldım. İsmet kızdı. Sert bir tavır aldı. Ben de Musafa Kemal'e kızdı sandım. Meğer bana kızmış.

'Herkesin sikinin kahyası mıyız? Yaparsa yapsın. Sana ne oluyor?' dedi...

Birkaç gün geçti, bir de (S....)'nin Ziraat bakanlğı müsteşarlığına tayin edildiğini öğrenemeyeyim mi? Al sana işte! Sen misin rezaletin önünün almak isteyen? Düşündüm, demek biz burada vatan için falan çalışmıyoruz. Bir ağanın mevkiine, zevkine, fuhşuna aletiz...

Rıza Nur, Hayatım ve hâtıratım, Cilt 3, syf 607
************************
************************
Son olarak zihnimizi toparlayalım, ve bir şiir okuyalım...
Yıllarca Osmanlı'nın yıkılması için çalışan bir şairin, TC kurulduktan sonra yazdığı şiir...
*
SULTAN ABDÜLHAMİD HAN'IN RUHANİYETİNDEN İSTİMDAT

Nerdesin şevketlim, sultan hamid han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günâhına.

*
Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî padişâhına.

*
"Pâdişah hem zâlim, hem deli' dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz 'belî' dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.
*
Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.
*
Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!
*
Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
Bir adi yarbayın pis külâhına.
*
Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem peygamberine, hem Allâh'ına.
Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
***
Not: Rıza Tevfik ölüm döşeğinde şunları söylemiştir:
"Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kasdıyla değil, tamamıyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamid Han'a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım.

31 Mart vakasını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen büyük hükümdar, bu isnadla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur.

31 Mart'ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım.

31 Mart'ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulak kabartsın."

Bkz. Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 15. Baskı (1992); s.140.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !